Ceza muhakemesinde yetki kuralları, sıradan bir usul tekniği meselesinden ibaret değildir. Bir davaya hangi mahkemenin bakacağının, dava açılmadan önce ve herkes için aynı şekilde işleyen nesnel ölçütlerle belirlenmiş olması, Anayasa'nın 37. maddesinde güvence altına alınan kanuni (tabii) hâkim ilkesinin ceza muhakemesi hukukundaki doğrudan karşılığıdır. Doktrinde bu ilkenin yalnızca yetkili mahkemenin önceden belirlenmesiyle sınırlı olmadığı, davaya sonradan müdahale edilerek görülmekte olduğu mahkemeden alınıp başka bir mahkemeye verilmesinin de önüne geçtiği vurgulanmaktadır.1 Ceza Muhakemesi Kanunu'nun “Yetki” başlıklı Dördüncü Bölümünde, 12 ila 21. maddeler arasında düzenlenen kurallar bütünü, işte bu anayasal güvencenin usul hukukundaki yansımasıdır.

Bu güvencenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamındaki karşılığı da nettir: AİHS m. 6/1'deki “kanunla kurulmuş mahkeme” ölçütü yalnızca mahkemenin kuruluşuna değil, o mahkemenin somut bir uyuşmazlığa bakmaya yetkili kılınmasına da uzanır; bir mahkemenin belirli bir davaya bakma yetkisinin, dava açılmadan önce ve nesnel, öngörülebilir ölçütlerle belirlenmiş olması, adil yargılanma hakkının bir ön koşuludur — kanunla kurulmamış veya yetkisi sonradan genişletilip daraltılabilen bir mahkemenin verdiği karar, sanığa tanınan diğer tüm güvencelerden bağımsız olarak, adil yargılanma hakkının gereklerini karşılamaz.2 Bu tespit, CMK m. 12-21'deki yetki kurallarının neden bu denli ayrıntılı ve kademeli biçimde düzenlendiğini açıklayan anayasal/uluslararası çerçeveyi tamamlar: yetki kuralları yalnızca usul ekonomisi kaygısıyla değil, doğrudan AİHS m. 6 ve Anayasa m. 37'deki güvenceyi somutlaştırmak amacıyla önceden ve sınırlı biçimde kanunla belirlenmiştir.

I. Genel Yetki Kuralı ve Basın/Yayın Yoluyla İşlenen Suçlarda Yetki (m. 12)

Kanunun 12. maddesi aynen şöyledir:

(1) Davaya bakmak yetkisi, suçun işlendiği yer mahkemesine aittir. (2) Teşebbüste son icra hareketinin yapıldığı, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği yer mahkemesi yetkilidir. (3) Suç, ülkede yayımlanan bir basılı eserle işlenmişse yetki, eserin yayım merkezi olan yer mahkemesine aittir. Ancak, aynı eserin birden çok yerde basılması durumunda suç, eserin yayım merkezi dışındaki baskısında meydana gelmişse, bu suç için eserin basıldığı yer mahkemesi de yetkilidir. (4) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan hakaret suçunda eser, mağdurun yerleşim yerinde veya oturduğu yerde dağıtılmışsa, o yer mahkemesi de yetkilidir. Mağdur, suçun işlendiği yer dışında tutuklu veya hükümlü bulunuyorsa, o yer mahkemesi de yetkilidir. (5) Görsel veya işitsel yayınlarda da bu maddenin üçüncü fıkrası hükmü uygulanır. Görsel ve işitsel yayın, mağdurun yerleşim yerinde ve oturduğu yerde işitilmiş veya görülmüşse o yer mahkemesi de yetkilidir. (6) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının ya da banka veya kredi kartlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenen suçlarda mağdurun yerleşim yeri mahkemeleri de yetkilidir.

m. 12/1'deki genel kural (suçun işlendiği yer) basit görünse de, madde neredeyse tamamen suçun “nerede işlendiği”nin belirsiz olduğu istisnai durumları düzenlemeye ayrılmıştır. Basın yoluyla işlenen suçlarda (m. 12/3-5) kanun koyucunun “işlendiği yer” değil bilinçli olarak “işlenmiş sayıldığı yer” ifadesinden kaçındığı, dolayısıyla yetkinin eserin yayım merkezine, mağdurun yerleşim yerine veya eserin dağıtıldığı yere bağlanmasının, suçun maddi hukuk anlamında nerede işlendiği sorusundan (TCK m. 8) bağımsız, saf bir usul hukuku tercihi olduğu vurgulanır. Nitekim doktrinde Zafer'in, görsel ve işitsel yayın yoluyla işlenen ifade suçlarının, yayının yapıldığı merkezde veya mağdur tarafından görülüp işitildiği yerde “işlenmiş sayılacağı” yönündeki görüşüne karşı, bunun isabetli olmadığı; zira bir suçun nerede işlendiği veya işlenmiş sayıldığı sorusunun maddi ceza hukukunun (TCK m. 8'deki fiil ve netice kriterlerinin) konusu olduğu, CMK m. 12'nin ise yalnızca — Türk kanunlarının uygulanabilir olduğu varsayıldıktan sonra — hangi Türk mahkemesinin yetkili olacağını belirleyen ikincil bir soruna cevap verdiği; bu iki düzeyin (uygulanabilirlik ve yetki) birbirine karıştırılmaması gerektiği savunulmaktadır.3 Bu görüş ayrılığının pratik sonucu önemlidir: bir basın/yayın suçunda yetki değerlendirmesi yapılırken yalnızca CMK m. 12/3-5'teki bağlantı noktalarına değil, önce TCK m. 8 anlamında suçun Türkiye'de işlenip işlenmediğine bakılması gerekir.

m. 12/3-5'in en sık uygulama alanı bulduğu suç tiplerinden biri hakarettir. Doktrinde, huzurda işlenen hakarette failin ve mağdurun bulunduğu yer, gıyapta hakarette ise ihtilatın gerçekleştiği yer mahkemesinin yetkili olacağı; yazılı, sesli veya görüntülü bir iletiyle işlenen ve huzura eşit sayılan hakarette ise mağdurun bulunduğu ve hakaret içeriğini öğrendiği yerin yetkiyi belirlediği (TCK m. 125/2) belirtilir. Hakaret basılı bir eserle veya görsel/işitsel bir yayınla işlenirse, kural olarak eserin yayım merkezinin bulunduğu yer yetkilidir; ancak aynı eserin birden çok yerde basılması ve suçun yayım merkezi dışındaki baskıda oluşması hâlinde, o baskının yapıldığı yer mahkemesi de yetkili sayılır (m. 12/3) — soruşturması ve kovuşturması şikâyete bağlı hakarette ayrıca eserin dağıtıldığı yerin ve mağdurun tutuklu veya hükümlü bulunduğu yerin de yetkiye eklendiği (m. 12/4) vurgulanır.4

II. Özel Yetki Hâlleri (m. 13-17)

m. 12'deki genel kuralın uygulanamadığı hâller için kanun, sırasıyla şu tamamlayıcı kuralları öngörmüştür:

m. 13 — Suçun işlendiği yer belli değilse sırasıyla şüpheli/sanığın yakalandığı yer, yakalanmamışsa yerleşim yeri, Türkiye'de yerleşim yeri yoksa Türkiye'deki son adresi, bu da yoksa ilk usul işleminin yapıldığı yer mahkemesi yetkilidir — kanun burada kademeli (basamaklı) bir ölçütler zinciri kurar.

m. 14 — Yabancı ülkede işlenip Türkiye'de kovuşturulması gereken suçlarda yetki önce m. 13/1-2'ye göre belirlenir; ancak Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya sanığın istemi üzerine Yargıtay, suça daha yakın bir mahkemeye yetki verebilir (m. 14/2); şüpheli/sanık Türkiye'de yakalanmamış, yerleşmemiş veya adresi yoksa yetkili mahkemeyi Adalet Bakanının istemi ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının başvurusu üzerine bizzat Yargıtay belirler (m. 14/3); yurt dışında diplomatik bağışıklıktan yararlanan Türk kamu görevlilerinin suçlarında yetkili mahkeme ise doğrudan Ankara mahkemesidir (m. 14/4).

m. 15 — Türk bayraklı gemi, hava taşıtı veya demiryolu taşıtında ya da bu taşıtlarla işlenen suçlarda geminin/taşıtın ilk uğradığı Türk limanı veya bağlama limanının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir; yabancı bayraklı bir geminin Türk kara suları dışında işlediği çevre kirletme suçunda ise, suç yerine en yakın veya geminin Türkiye'de ilk uğradığı limanın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir (m. 15/4) — bu son hüküm, çevre suçlarına özgü ayrı ve dikkat çekici bir yetki genişlemesidir.

m. 16 — Farklı mahkemelerin yetkisine giren bağlantılı davalar, yetkili mahkemelerden herhangi birinde birleştirilerek görülebilir; davalara ayrı ayrı başlanmışsa Cumhuriyet savcılarının istemine uygun bir mahkeme mutabakatıyla birleştirme yapılabilir, uyuşmazlık hâlinde ortak yüksek görevli mahkeme karar verir; birleştirilmiş davaların ayrılması da aynı usulle olur (m. 16/1-4).

m. 17 — Birkaç hâkim veya mahkeme arasında olumlu ya da olumsuz yetki uyuşmazlığı çıkması hâlinde, yetkili merciyi ortak yüksek görevli mahkeme belirler; iki mahkeme sırayla kendini yetkisiz görse dahi dosya doğrudan Yargıtaya gitmez, önce bu ortak yüksek görevli mahkeme devreye girer.

III. Yetkisizlik İddiası (m. 18)

Uygulamada en çok tartışma yaratan ve dikkat gerektiren düzenleme, kuşkusuz “yetkisizlik iddiası” başlıklı 18. maddedir:

(1) Sanık, yetkisizlik iddiasını, ilk derece mahkemelerinde duruşmada sorgusundan, bölge adliye mahkemelerinde incelemenin başlamasından ve duruşmalı işlerde inceleme raporunun okunmasından önce bildirir. (2) Yetkisizlik iddiasına ilişkin karar, ilk derece mahkemelerinde sanığın sorgusundan önce, bölge adliye mahkemelerinde duruşmasız işlerde incelemenin hemen başlangıcında, duruşmalı işlerde inceleme raporu okunmadan önce verilir. Bu aşamalardan sonra yetkisizlik iddiasında bulunulamayacağı gibi mahkemeler de bu hususta re'sen karar veremez. (3) Yetkisizlik kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.

Maddenin kurduğu sistem, kesin bir usul zamanlamasına dayanır: hem sanığın yetkisizlik iddiasını ileri sürebileceği hem de mahkemenin bu konuda karar verebileceği an, sorgudan (veya bölge adliye mahkemesinde inceleme raporunun okunmasından) önceki ana kadardır; bu eşik geçildikten sonra ne sanık yetkisizlik iddiasında bulunabilir ne de mahkeme re'sen yetkisizlik kararı verebilir. Bu kesinliğin amacı, davanın yargılamanın ilerleyen aşamalarında sürüncemede bırakılmasını önlemektir; ancak doktrinde, madde ve yer yönünden verilen yetkisizlik kararlarına karşı hangi merciye itiraz edileceğine ilişkin düzenlemelerin mevcut hâliyle uygulamada çeşitli tereddütlere yol açtığı, itiraz merciinin tespitinde başvurulan ölçütlerin her olayda tutarlı sonuç vermediği gözlemlenmektedir.5 Bu tereddüt, yetkisizlik kararının kesinleşme anının ve dolayısıyla dosyanın hangi tarihten itibaren yetkili mahkemede görülmeye başlanacağının belirlenmesini doğrudan etkilediğinden, sanık ve müdafii bakımından yalnızca teorik değil, davanın seyrini ve sürelerini ilgilendiren pratik bir öneme sahiptir.

IV. Davanın Nakli, Yetkisiz İşlemler ve Acele Hâller (m. 19-21)

Yetkisizlik kararı sonrası davanın gönderileceği mahkemenin belirlenmesinden ayrı olarak, kanun koyucu istisnai bir imkân olarak “davanın nakli” kurumunu da düzenlemiştir (m. 19): yetkili hâkim veya mahkeme hukuki veya fiilî sebeplerle görevini yerine getiremeyecek durumdaysa, yüksek görevli mahkeme davanın başka yerde bulunan aynı derecede bir mahkemeye nakline karar verir (m. 19/1); kovuşturmanın yetkili mahkemenin bulunduğu yerde yapılması kamu güvenliği bakımından tehlikeliyse, davanın naklini Adalet Bakanı Yargıtaydan ister (m. 19/2); mahkeme ayrıca fiilî sebepler veya güvenlik gerekçesiyle duruşmanın il sınırları içinde başka bir yerde yapılmasına da karar verebilir, bu karara karşı itiraz yolu açıktır (m. 19/3). Bu kurum, tabii hâkim ilkesinin istisnası değil, tam tersine güvencesidir: nakil kararını verecek merci ve bu kararın dayanacağı sebepler önceden ve sınırlı biçimde kanunla belirlenmiş olduğundan, davaya keyfî bir müdahale imkânı tanınmamaktadır.6 Doktrinde de tabii hâkim ilkesinin, davanın nakli kurumu başta olmak üzere ceza muhakemesinin çeşitli kurumlarıyla gerilim içinde değerlendirilmesi gerektiği, bu gerilimin ancak nakil sebeplerinin dar ve sıkı biçimde yorumlanmasıyla giderilebileceği savunulmaktadır.

Son olarak m. 20 ve m. 21, uygulamaya yönelik iki tamamlayıcı ve birbirine karşıt yönde çalışan kural içerir: m. 20 uyarınca yetkili olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler yalnızca bu sebeple hükümsüz sayılmaz — yani yetki eksikliği, yapılan işlemi otomatik olarak geçersiz kılmaz; buna karşılık m. 21 uyarınca gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, yetkisiz bir hâkim veya mahkeme de yargı çevresi içinde gerekli işlemleri yapabilir. Bu iki hüküm birlikte okunduğunda, kanun koyucunun yetki kurallarını mutlak bir geçerlilik şartı olarak değil, muhakemenin işleyişini aksatmayacak esnek bir çerçeve olarak tasarladığı görülür.

Yargı Kararları

1) Görev meselesinin yetki meselesinden önce çözülmesi gerekliliği

Görev ve yetki, birbirine paralel değil kademeli iki denetimdir: kamu düzenine ilişkin olan görev sorusu, taraflara ilişkin bir yetki sorusundan önce çözülmelidir — bir mahkemenin, kendi görevini hiç sorgulamadan doğrudan yetkisizlik kararı vermesi bu sırayı tersine çevirir. Yargıtay bu ilkeyi açıkça vurgulamıştır:

Usul hukuku hükümleri uyarınca kamu düzenine ilişkin olduğundan görev hususunun yetki hususuna göre öncelikle değerlendirilerek yetkisizlik kararı verilecekse bu kararın görevli mahkemece verilmesi gerektiği değerlendirilmekle, (…) öncelikle (…) görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yetkisizlik kararı verilerek (…) gönderilmesine karar verilmesinde isabet görülmedi[ği].7

Karar, görev ve yetki denetiminin sırasını netleştirir: görevsiz bir mahkemenin yetkisizlik kararı vermesi usule aykırıdır, önce görevsizlik kararı verilmelidir.

2) Davanın nakli talebinin değerlendirilmesinde “ciddi, yakın ve kamu emniyetini tehlikeye düşürecek durum” ölçütü

m. 19'daki nakil ölçütü, soyut bir güvenlik kaygısıyla değil, somut ve ciddi bir tehlike tespitiyle doldurulması gereken dar bir istisnadır — tabii hâkim ilkesinin bir istisnası olduğu için bu ölçüt sıkı yorumlanır. Yargıtay, ağır bir suça ilişkin bir davada dahi bu sıkılığı korumuştur:

Dosya kapsamında kanunun aradığı manada ciddi, yakın ve kamu emniyetini tehlikeye düşürecek bir durumun bulunmadığı (…) Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun ilgili maddesinin öngördüğü dava nakli şartları somut olayda bulunmamaktadır.8

Karar, m. 19'daki nakil ölçütünün ne kadar sıkı yorumlandığını gösterir: kasten öldürme ve öldürmeye teşebbüs gibi ağır bir suçta dahi, somut olayda kanunun aradığı ciddi, yakın ve kamu emniyetini tehlikeye düşürecek düzeyde bir tehlike tespit edilmediği sürece nakil istemi reddedilir. Aynı ölçüt, aynı tarihte verilen ikinci bir kararda tasarlayarak öldürme suçuna ilişkin benzer bir nakil isteminin reddinde de kullanılmıştır. Buna karşılık başka bir kasten öldürme davasında Yargıtay, devletin etkili soruşturma/kovuşturma yürütme yükümlülüğünü ve Adalet Bakanlığının istemini gözeterek davanın naklettirilmesine karar vermiştir. Kararlar birlikte okunduğunda, ölçütün soyut bir güvenlik kaygısıyla yetinmediği, somut emare arandığı; buna karşılık toplumsal infial veya örgütlü tehdit gibi somut emareler varsa -devletin etkili soruşturma yükümlülüğü de gözetilerek- naklin mümkün olduğu görülür.

3) Ortak yüksek görevli mahkemenin, kendisine gönderilen bir yetki uyuşmazlığını esastan çözmekten kaçınamaması

m. 17'nin kurduğu mekanizma, mahkemeler arasındaki bir yetki çekişmesini sonsuza kadar askıda bırakmamak içindir: iki mahkeme birbirini yetkisiz görürse (olumsuz yetki uyuşmazlığı), uyuşmazlığı çözecek merci -ortak yüksek görevli mahkeme- bu görevi reddedemez; madde metnindeki “belirler” ifadesi bir seçenek değil bir yükümlülüktür. Yargıtay, tam bu ilkenin ihlal edildiği bir olayda kanun yararına bozma kararı vermiştir:

5271 ... Kanun'un 17 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ‘Birkaç hâkim veya mahkeme arasında olumlu veya olumsuz yetki uyuşmazlığı çıkarsa, ortak yüksek görevli mahkeme, yetkili hâkim veya mahkemeyi belirler’ hükmü karşısında, aynı yer ağır ceza mahkemesi yargı çevresinde bulunan ... Asliye Ceza Mahkemesi ile ... Asliye Ceza Mahkemesi arasında meydana gelen olumsuz yetki uyuşmazlığının çözüm yeri ortak yüksek görevli ... Ağır Ceza Mahkemesi olduğundan merciince işin esasına yönelik değerlendirme yapılarak yetki uyuşmazlığının çözülmesi yerine karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi Kanun'a aykırı olup kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür.9

Karar, m. 17/2'deki “yetkili hâkim veya mahkemeyi belirler” ifadesinin bağlayıcı bir yükümlülük ifade ettiğini, ortak yüksek görevli mahkemeye tanınan bir takdir alanı olmadığını gösterir: kendisine gönderilen bir olumsuz yetki uyuşmazlığında “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde bir sonuca varmak, m. 17'nin yüklediği çözüm görevinden kaçınmak anlamına gelir; mahkemenin tek seçeneği işin esasına girip iki mahkemeden hangisinin gerçekten yetkili olduğunu belirlemektir — aksi hâlde davanın hangi mahkemede görüleceği belirsizliği, tam da m. 17'nin önlemek istediği türden bir yargılama tıkanıklığına dönüşür.

Dipnotlar

  1. Burak Taş, “Hukukun Genel Bir İlkesi Olarak Tabii Hakim İlkesi,” Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 18, S. 2 (Temmuz 2021): 1763-1791.
  2. Hasan Sınar, “AİHS m. 6 Işığında Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanunla Kurulmuş, Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme Önünde Yargılanma Hakkı,” Ceza Hukuku Dergisi, S. 28 (Ağustos 2015).
  3. Erdem İzzet Külçür, Ceza Hukukunda Yer Bakımından Uygulama (İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2017), 214-215.
  4. Mehmet Zülfü Öner, “Hakaret Suçunda ‘Aleniyet’ Unsuru: 8. Yaptırım, Görev ve Yetki” (On İki Levha Yayıncılık, Aralık 2022), 526-527.
  5. Yaprak Öntan, “Ceza Mahkemelerinin Madde ve Yer Yönünden Yetkisizlik Kararlarına İtiraza İlişkin Değerlendirmeler,” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, C. 37, S. 172 (Mayıs 2024): 101-126.
  6. Taş, “Tabii Hakim İlkesi.”
  7. Yargıtay 15. Ceza Dairesi, 13.03.2017, E. 2017/14884, K. 2017/7385.
  8. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 04.01.2022, E. 2021/16037, K. 2022/2 ve E. 2021/16038, K. 2022/3; Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 06.03.2015, E. 2015/4227, K. 2015/7981.
  9. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 25.01.2024, E. 2023/12479, K. 2024/815.

Kaynakça

  • Külçür, Erdem İzzet. Ceza Hukukunda Yer Bakımından Uygulama. İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, 2017.
  • Öner, Mehmet Zülfü. “Hakaret Suçunda ‘Aleniyet’ Unsuru: 8. Yaptırım, Görev ve Yetki.” On İki Levha Yayıncılık, Aralık 2022.
  • Öntan, Yaprak. “Ceza Mahkemelerinin Madde ve Yer Yönünden Yetkisizlik Kararlarına İtiraza İlişkin Değerlendirmeler.” Türkiye Barolar Birliği Dergisi, C. 37, S. 172 (Mayıs 2024): 101-126.
  • Sınar, Hasan. “AİHS m. 6 Işığında Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Kanunla Kurulmuş, Bağımsız ve Tarafsız Mahkeme Önünde Yargılanma Hakkı.” Ceza Hukuku Dergisi, S. 28 (Ağustos 2015).
  • Taş, Burak. “Hukukun Genel Bir İlkesi Olarak Tabii Hakim İlkesi.” Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 18, S. 2 (Temmuz 2021): 1763-1791.

Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amacı taşır; belirli bir uyuşmazlığa ilişkin hukuki görüş veya danışmanlık niteliğinde değildir. Mevzuat ve içtihat zamanla değişebilir.